Zihinlerde devrimden “beyin çürümesine”: İNSAN

21.10.2026

Kişi Okumuş

0 Yorum

Zihinlerde devrimden “beyin çürümesine”: İNSAN

 

 

Zihinlerde devrimden “beyin çürümesine”: İNSAN

Suat Umutlu /18.10.2026

*

“Bir ülke düşünün,
Gökyüzü gri, güneş doğmayı unutmuş,
Toprak soğuk ve kökler suskun,
Her nefes, zincirlerin melodisine ayarlı.
Burada söz, sahibini bulmaz;
Adalet, kör kuyularda sürgün edilmiş.

İnsanlar,
Gözlerinde isyanı saklar,
Dillerinde susturulmuş haykırışlar.
Biri konuşsa, rüzgâr bile ürker,
Çünkü kelimeler bile,
Yasaklıdır bu yerde.
…
Adaletin olmadığı yerde,
Her doğan gün karanlıktır.
Özgürlük olmadan,
Nefes almanın da kıymeti yoktur.” – Ahmet Atam

*

“Son 200 yıl…Batılılaşma, çağdaşlaşma yani ‘Muasır Medeniyet’ arayışında ortaya çıkan sosyolojik, siyasal ve kültürel gerilimler sadece kurumları ve yönetim biçimlerini değil, toplumun zihinsel dünyasını, değerlerini ve siyasal davranışlarını de dönüştürdü” diyor Rubil Gökdemir. İşte içinde bulunduğumuz ahval ve şeraitte ne yaşarsa yaşasın umursamayan, mağdur edebiyatı yapan ve birilerini “günah keçisi” ilan edip suçlayanlar yanında aç, sefil ama rehavete düşüp ‘sabır, şükür, dua’ modunda biat edenlerin, gerçekleri inkar edip karşısındakini ”adam” yerine koymayanların hâlâ ‘en iyi onlar biliyorlar!’ diyerek sorunların müsebbibi olanlardan çözüm bekleyenlerin hızla artmasını yani ‘Bir devlet, bir millet’ noktasında nasıl açıklayabiliriz?

Gerçekten, Ahmet Zorlu’nun tespitiyle “Eğer bir ülkede sürekli eğitimdeki sıkıntılar konuşuluyor, açlık ve fakirlik üzerine sohbetler yapılıyor ve hastanelerinden çaresizlik feryatları yükseliyorsa; Vatandaş kapı kapı iş arıyor, iki üniversite bitirmiş gençler sokakta atık kağıt topluyorlarsa kısaca istihdam meselesinde liyakat değil de ‘Liyakart’ ön plana çıkmışsa devlet mekanizması çürüdüğünden” değil midir?

Oğuz Özdemir’e göre, “vatandaşın refahının neden artmadığı, adaletin neden hâlâ tartışmalı olduğu ortada iken yıllar geçiyor ama vatandaşın derdi bitmiyorsa, acaba iktidar olmak millete hizmetin bir aracı mı, yoksa bizzat bir amacın kendisi midir?”, öte yandan insanoğlu da sıkıştığı labirentten çıkış ara(ya)mıyor haldeyse adım adım ‘muasır’ medeniyet dünyasından da kopuyor olabilir miyiz?
Sizce bunun en önemli ve belirleyici sebebi nedir ve çözümü için ne yapılabilir?

Galiba, evvelemirde toplumcu bakış açısına sahip herkesin ve tüm yetkililerin bu hale nasıl gelindiğini sorgulaması, düşünmesi ve de Gökdemir’in dediği gibi “bir toplumdaki gerçek dönüşümünün, iktidardakilerin değişmesiyle değil, iktidarı mümkün kılan zihniyetin değişmesiyle başlayacağını” bilmeleri önemli olmalı diye düşünüyorum. Elbette sorunu yaratan ve yaşatanlardan da asla bir medet beklenilmemeli; aklı, eğitimi ve sanatı rehber kılıp yozlaşmaya sebep olan cehaletle ve ondan beslenen anlayışla mücadeleye başlanmalıdır ki, o derin uykudan uyanıldığında da her meslekten ehil insanların yani aydınların çözüm yollarını sunması ve anlatması gerekir ama başarabilecek miyiz?

Ne dersiniz?

Bakınız! Ali Özdemir diyor ki; “Bir toplumda genel eğitim ortalaması 4-5 yıl, günün yarısı uyuyan, 4-5 kere tıkınan, haftada bir yıkanan, bahise batmış futbolu eğlence sanan ve de zeka seviyesi 88’lere kadar düşürülmüş milyonlarca insan varsa tarihi, sosyolojiyi, ekonomiyi, siyaseti, dini idrak etmesi mümkün olabilir mi? Eğitimi, bilimi, patenti, projeyi kavrayamayan, ilkel beyin yapısıyla hareket edenlere adalet, hukuk, sendika, felsefe, bilim gibi soyut kavramları benimsetebilir ya da vicdanlı, ahlaklı, edip olmayı öğretebilir misiniz?” Bütün mesele bu!…

Esasen, “Halkın, seçmenin ve muhalif tabanın sosyo-politik gelişmeler karşısındaki duruşunda ‘korku’ etkili olmuşsa, artık insanlar hayatta kalma mücadelesine hapsolmuş ve sessiz kalmaya zorlanmışsa hatta en ağır travmaları bile hiçbir şey olmamış gibi kanıksadığı bir duyarsızlık hakim olmuşsa bunun adı ‘Bana dokunmayan yılan’ mantığıdır, ‘Ne yaparsak yapalım sistem değişmiyor’ inancının gelişmesidir” diyor Şükrü Alkan ki, elbette katılmamak mümkün değil…

Bilinmelidir ki, geleceğin temeli, neye ve nasıl inandığımızla değil, zihnimizi ne kadar hür tutabildiğimizle atılır. Tıpkı O’nun dediği gibi: “Öğrenmeden, çalışmadan, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler; Evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da İstikballerini kaybetmeye mahkumdurlar…”

O halde, labirentten çıkışın tek yolu toplumun tek yumruk, yani ‘Ben’ değil, ‘Biz’ olabilmesidir. Her ne kadar, “Çürüyen toplumun dürüst, pak, çalmayan siyasetçileri seçmesi de mümkün değildir”⁵ denilse de Dante Alighieri’nin ifadesiyle “Cehennemin en azap verici yeri, büyük ahlaki çöküntü dönemlerinde tarafsız kalanlara ayrılmıştır” ki, Ayşe Uçar’ın dediği gibi artık “Bağımsızlık, sadece dış düşmana karşı değil; içerideki yolsuzluğa, adaletsizliğe, ihmalkârlığa karşı da savunulur” demelisin ve ilk adımını atmalısın.

Zihinlerde “devrim” parolasıyla yola çıkılsa da, geçen yıllarda derinleştirilerek devam eden soru(n)lar beyinlerde çürümeye sebep vermiş olsa da bizim ihtiyacımız, bir kimliğin başka bir kimliği yenmesi değil; aklı, bilimi, hukuku, liyakati ve hesap verebilirliği ortak yaşamın vazgeçilmez ölçüleri hâline getiren yeni bir anlayıştır ve bunu başarabiliriz. Zira “Umut, enkazın altında bile sönmeyen bir ışıktır” diyor Uçar…

Hatırlatmak isterim ki, 19. Yüzyılda Fransızlar beni, seni, onu bakın nasıl tarif etmişler;
Albert Sorel bir tarihçi ve diyor ki: “Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar diğeri Türklerdir”;
Ressam olan Alexandre Gabriel Decamps: “Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez” derken yazar Alphonse de Lamartine de “Türklerin sosyal ve örfi faziletleri ise tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır” diyor.

Bu arada bir Rus Komutan İvan Çarnayev ise “Türklerin sadece sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır” diyerek ekliyor ama son noktayı Büyük Atatürk koyuyor: “Arkadaşlar! Gidip Toros Dağlarına bakınız; eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.”

İşte o kişi sensin!…
Belki zayıf düştün ve beyninin çürümesine izin vermiş de olabilirsin.
Ama, fakat, lakin!
Artık kim olduğunu biliyorsun.
Haydi, göster kendini!…

*

“İnsanı insan eden biraz da umutlarıdır… Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur… Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.” – Yaşar Kemal

 

Suat Umutlu
Çivril, 18 Ekim 2026

İlgili Terimler :

YORUMLAR

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.